Pages

Subscribe:

14 Mar 2009

Bin şükür ki yaratıldık..!

***


Bak:
Hem öyle bekâ gibi bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki,

değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât,

belki bütün mevcudât niyazına iştirak edip lisân-ı hal ile,

"Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver; duâsını kabul et. Biz de istiyoruz" diyorlar.

Hem bak,

öyle hazinâne, öyle mahbubâne,

öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne

saadet-i bâkiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp,

duâsına iştirak ettiriyor.



Not:
Bu
cümleler içinde, duanın kabul olunabilmesi için,
hangi şartlarda yapılması gerektiğine de işâretler vardır.
Meselâ, hâcet-i âmme denirken,
umuma isteyenin mahrum kalmayacağı;
"öyle, öyle" denirken, duânın nasıl bir hâlet ile yapılması gerektiği gibi..


Bak:
Hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip

duâ ediyor
ki,

insanı ve bütün mahlûkatı

esfel-i sâfilîn olan

fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten

âlâ-yı illiyyîn olan

kıymet
e, bekâya, ulvî vazifeye, mektûbât-ı Samedâniye olması


derecesine çıkarıyor.



Bak:
Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor

ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki,

güyâ bütün mevcudâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip

duâsına, "Âmin, Allahümme âmin" dedirtiyor. Haşiye1


Not:
Aşağıda yer alan kısımda ise, "Kim"den duâ ile istendiği,
niyâz edilen isteklerin karşılanabileceği bir kapı olup olmadığı,
aklı iknâ ile gayet hoş tâbirlerle ifâde edilmiş..



Bak:
Hem öyle Semî' ve Kerîm bir Kadîr'den,

öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm'den

saadet ve bekâyı istiyor ki,

bilmüşâhede

en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyâzını

görür, işitir, kabul eder, merhamet eder.

Lisân-ı hâl ile de olsa icâbet eder.

Öyle sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ve icâbet eder ki,

şüphe bırakmaz,

o terbiye ve tedbîr,

öyle Semî' ve Basîr'e mahsus, öyle bir Kerîm ve Rahîm'e hastır.


Acaba, bütün benîâdem'i arkasına alıp

şu arz üstünde durup,

Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp,

nev-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi'

hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde duâ eden

şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan

Fahr-i Kâinat (a.s.m.)
ne istiyor; dinleyelim:


Bak:
Kendine ve ümmetine

saadet-i ebediye istiyor,

bekâ istiyor,

Cennet istiyor;

hem, mevcudât aynalarında cemâllerini gösteren

bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.

O esmâdan şefaat talep ediyor; görüyorsun.



Not: Ve işte şu son cümleler en can alıcı ispatı yaparak, şek ve şübheye tüm yolları kesiyor.


Eğer
âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücudu olmasa idi,

yalnız şu zâtın
tek duâsı,

baharımızın icâdı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen

şu
Cennetin binâsına sebebiyet verecekti.


ilâ âhir..

http://www.risaleara.com/oku.asp?id=61




Not: Bu kısımda o kadar ince sırlar vardır ki, sâirlerini her okuyan "dikkat" ile bakarsa, etrafını çevirip, avlayarak, cennetmisâl huzuru tadabilir..
Ve anlar ki kâinat sırf bu sırların huzurunu tattırmak için halk olunmuştur..
Elhamdülillahi hâza min fadli..
Ya yokluk karanlıklarında kalarak, bu sırları hiç tanımasaydı insanoğlu..!
Ne azîm bir hasâret olurdu bu..

Her neyse..El ârifü tekfih'il işareh

0 Söz sizde: