Pages

Subscribe:

14 Haz 2010

Erkek yürüyüşlü bacıma...

Biliyorum, bugünkü yazımıza bir kısım bacılarım itiraz edecek; hatta belki de bize kızacaklar...

Çünkü, bâzı ifâdelerimiz acı olacak, ya da acı gelecek.

Ama olsun... Değil mi ki "Dost acı söyler" darb-ı mese­linde kastedilen mânâ samimiyettir, doğruluktur... O hal­de, biz de aradaki bu samimiyete güvenerek, bâzı acı gerçeklere temas edebiliriz.

İfadelerim, düzensiz ve münasebetsiz de olsa, içim­den aynen geldiği gibidir. Lâzım olanlarını alın; fuzûlî gördüklerinizi de bize iade edin.

* * *

İçimin tâ derinliklerinden gelerek, uzun zamandır bo­ğazımda bir yumruk gibi düğümlenen mânâları kelimele­re dökerken, nazma dönüşen şu ifâdelerle sen kardeşi­me hitâb etmek durumunda kaldım:



Uğrunda canımı serdiğim,

Nâmahrem eli değme­sin diye,

Yolunda cehd û cidâl verdiğim,

Ey başımda­ki ulvî tacım!

Şimdi bakıyorum da,

Bir garip olmuşsun;

Âh be­nim 'erkek yürüyüşlü' bacım!



Ne o hâlin böyle? Kendini boğazlarcasına bağlayıp, bir de ensende düğüm attığın başörtün bir yana; ayağı­na çektiğin şu daracık pantolonunla, yerleri öyle bir ar­şınlıyorsun ki, yürüyüşün benimkinden büyük, daha sert, daha erkekçe...

Doğrusu, bunları hiç mi hiç yakıştıramadım sana...

Bizim değil, takat bir kısım mü'min kardeşlerinin, senin taşıdığın değerler için onca yaptığı mücadele azmi ve cihâd şevki kırılabilir, sarsılabilir. "Biz bu kerih kıyafet­ler için mi, bunca mücadele verip çile çektik?" diyebi­lirler...

Sakın, gevşekliği netice verecek bir davranışın içinde yer alma, buna sen sebep olma.

Evet bacım. Sana bu şekilde hitab ettiğim için, özellik­le bir tâbirimden rahatsız olarak bana şunu sorduğunu tahmin ediyorum:

"Herşey iyi, güzel, tamam da; başlığa bile çıkardığın şu "erkek yürüyüşlü" lâfını neden sarf ediyorsun? Bu, ay­nı zamanda bir itham değil midir?"

Hakkını helâl et mesture bacım... Dedim ya, içimden geldiği gibi konuşuyorum.

Belki de, mesture bir kardeşim olduğun ve bana hak vereceğini düşündüğüm için, bu derece dostça konuşa­biliyor ve daha rahat hitap edebiliyorum...

Evet, evde dahi olsa, kemeri, kuşağı görünen pantolonlar giymiş, adeta bir erkek karikatürünü andıran hâlini tasavvur ettikçe, inanın nihayet derecede üzülüyor, rahatsız oluyor ve bunu asla hazmedemiyorum...

Pantolon giymiş olsan dahi, bunun dışarıdan belli olmaması, vücut hatlarını belli ettirecek şekilde görünmemesi lazım.

Kaldı ki, vücut hatlarını belli eden hiçbir kıyafet, tesettürün mânâ ve mahiyetini taşımaz, taşıyamaz.

* * *

Hâ, şunu da unutmayalım... Bizler ki, mütesettir olma­yanlara bile himmet elini uzatır, onların manevî yardım­larına koşar; kazanmak için de son derece nâzik ve has­sas davranırız...

Amma ve lâkin, mütesettir olan, veyahut sonradan da olsa örtünen bir hanım, bu kimliğinin ve kişiliğinin hakkı­nı da vermeli değil midir? Tesettürlü bir hanım, temsil ettiği inanç ve değer­ler manzumesinin ağırlığını ruhunda ve vicdanında dâi­ma taşıdığı gibi, bunu fiilleriyle göstermesi, hâl ve hare­ketleriyle de izhâr etmesi gerekmez mi?

Bir de 'örf-ü nâs' dediğimiz genel kabuller var...

Dav­ranışlar ve yaşayışların, inanan ekseriyet tarafından tasvib görmesi, vicdanen tasdik edilmesi gerekir. Aksi tak­dirde, bünyede görünmeyen veya fazla hissedilmeyen küçük küçük yaralar açılır. Yaraların çoğalmasıyla da, zamanla bünye sıhhatini kaybeder; bitkin, tâkatsiz bir hâle gelir...

O zaman, yaşadığımız hayatın tadı-tuzu kay­bolur; zevki, lezzeti ve heyecanı da söner, gider.

Takvâ dâiresine girme hususunda, ısrar ve îkaza ge­rek olmayabilir. Fakat, fetva dâiresi için durum hiç de öy­le değildir... Takva dairesine giremeyen, günâha girmiş sayılmaz; ancak, fetva dairesinin hemen çıkışında tehli­keli günâh virajları başlar...

* * *

Şimdi, pantolonlu hanımların, erkeğe benzeyip benze­mediği, bu sebeple günâha girip girmediği hususun­da, bir sürü tevil ve yorumlara gitmeye de hiç gerek yok...

Ekseriyet-i mutlaka ile, ebeveynler kızlarının, er­kekler de eşlerinin veya kız kardeşlerinin—hattâ, mestu­re olsun olmasın—erkeksi pantolonlarla gezmesinden rahatsız olur...

Şayet azarlayıp kırıcı davranmıyorlarsa, onların bu işi benimsediği mânâsı hatıra gelmemeli.

Yakınlarınız, yük­sek sesle konuşmasalar bile, aslında kimse böyle tuhaf bir vaziyete taraftar değildir. Bunun böyle olmasını iste­mez, tasvip etmez, hazmetmez; bundan bir haz duy­maz ve duyamaz da...

* * *

Eğer bu söylediklerimden sıkılıp da "Amaaan... Üfffl.. Yetti be; sıktı artık... Ne var bu kadar büyütecek?.. Şöyle yapsam n'olacak; böyle giyinsem n'olacak?" dersen ba­cım—ki, bu tahammülsüzlüğündür biraz da seni böyle tuhaflaştıran—sana bu defa şunları da söylemeden ede­mem:

Bilirsin ki, geyik, hayvanât bahçesinde de bulunur, kendi fıtrî mekânında da... Ama, bilesin ki geyik karlı doruklarda güzeldir... O fıtrî mekân, ona daha çok yakışır. Ve o nazenin mahlûk, kendi tabiî ortamında daha temiz, daha semiz; daha bir hoş ve da­ha hürdür...

Keza, bir çiftçi, başkasının tarlasında da çalışabilir; kendi toprağında da... Lâkin o çiftçiye, o ırgata en çok kendi öz tarlası yaraşır ve yakışır... Rahatı, huzuru ve kalbi ferahlığı da, yine ona göredir.

* * *

Değerli bacım. Sıkılmaya ve bana kızmaya devam et­sen dahi, bir ağabeylik nasihati kabilinden, son olarak şunları da söylemek durumundayım:

* Erkeğin kadına benzemeye çalışması muhannesliktir ki, dînen yasaklanmış, lanetlenmiş, bilirsin. Aynı sı­nırlamanın, kadınlar için de geçerli olduğunu bilmelisin.

* Gel bacım, erkeklik görüntüsüne seni yakınlaştıran davranışlardan, kılık-kıyafetten uzak dur. En belirgin çiz­gilerle 'hanımlık mevki'ine yakışmaya, lâyık olmaya ça­lış. Yanı, zarfıyla ve dahi mazrufuyla iyi bir "hanım" ol.

* Yine, erkeğe daha çok yakışan sert ve kocaman adımlarla yürüme... Fıtratında mevcut olan yumuşak huyluluğun gibi, yürüyüşünle ve ef'alinle de vakur ol.

* Kezâ, sınır tanımaz bir serbestliği, patavatsızlığı, kabalığı, dağınıklığı ve hatta yüksek sesle konuşmayı, sakın ola kanıksayıp da alışkanlık hâline getirmeyesin... Muhafa­zakâr ve derli-toplu olmak, değerini daha çok yükselten üstün meziyetlerindir, unutma!

* Başörtün, sancağındır; pardösü ise, kem gözlerden seni koruyan bir zırh oldu. Her ikisi için de, bak nice kudsî mücadeleler verildi...

Peki, ya şu erkekvârî pantolon için ne demeliyiz şimdi?.. Bir hanım libâsı olarak, bunun ne örfümüz­de, ne an’anemizde, ne irfanımızda yeri var; ne de uğ­runda verilmiş mukaddes bir mücadele... Ama şu acıklı hâle bak ki, neredeyse tersine bir mücadele vermek gi­bi, bir garip duruma düştük... Sen, yeşeren ümitleri boşa çıkartma; cihad ehline "Eyvah!" dedirtme bacım.

* Yine sakın "Bir pantolon yüzünden bunca lâf etmeye değer mi?" demeyesin. Bu, göze batan bir çöp gibidir... Gözü ağrıttığı gibi, geniş bir manzarayı da setredip kapatır, karartır...

Sonra, basit bir çöp dahi, suyun akıntısına terk edilirse, derelerden nehirlere, oradan da karanlık denizlerin kirli kuytularına sürüklenip gider. Orada ise, yosunlu bir kör­fezde birikmiş irili ufaklı diğer çöplere karışarak taaffün edip çürümeye başlar...

Şimdilik bu kadar, vesselâm.

M. Latif Salihoğlu

14 Mart 1995 tarihli Yeni Asya’nın BEDESTEN köşesinde çıkmış olan bir yazı

0 Söz sizde: